Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin

Etrafımdaki insanların “burası yaşanmaz ülke, artık gidelim buralardan” tarzı sohbetlerden uzaklaştığını görüyorum. Sanırım herkes bundan yoruldu, yoksa bu tartışmayı alevlendiren temel unsurlar değişmemiş diyebiliriz. Hala Türkiye Dünya’nın en büyük ekonomisine girmesi gerektiğini düşünenler var – bence kişi başın gayri safi milli hasıla olarak ilk 10’a girmenin yollarını arasak, daha iyi olacak (ilk 20’ye de evet derim). Bunu demişken bu hedefe giden iki yol var diye de eklemiş olayım: Biri eğitim, diğeri ise girişimcilik.

 

Onun için benim sevdiğim girişimcilik ve liderlik konularına dönme vakti geldi sanırım. Hayatımda sürekli bu iki konu mevcut ama her gün bu konular hakkında konuşurken, bu konuları yazı anlamında ihmal ettiğimi fark etmemişim.

 

 

 

Türkiye’deki girişimcimlik ekosistemi hakkında bazı gözlemlerimi paylaşarak konuya girelim. Son beş senede bir hayli bir değişim gördük. Yabancıların yatırımcı olarak büyük bir ölçüde geri çekildiği, kapanan girişimlerin sayısının arttığı ama gençlerin giderek daha fazla girişim kurduğu bir ekosistem. Bu gayet umut verici – bir gün ülkemizin imajı düzelirse, o zaman yabancı yatırımcı tarafının yeniden geri geleceği aşikar. Bu sefer çok daha geniş bir girişimci ve girişim yelpazesiyle karşılaşacak. Özellikle kıt imkanlarla işini ayağa kaldırmış ve daha önemlisi ayakta tutmayı başarmış bir girişimci nesli yetişiyor.

 

Değişimin yanısıra konuşulmayan konular var. Sevdiklerimizin aldığı kötü bir kararı eleştirmediğimiz, sevmediklerimizin yaptığı iyi bir şeyi takdir etmediğimiz sürece bu sanırım böyle devam edecek. Bunun doğu toplumlarına özel bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Bizde bir şekilde bu konu toplumsal olarak çok ön planda ve tabii ki girişimcilik ekosistemine de yansıyor. Mesela bu girişimcilik ekosisteminin de kendine özgü konuları var – örnek olarak ortaklık yapıları diyelim. Türkiye’deki girişimlerin yatırım almak ve iş modeliyle para kazanmaktan sonraki en büyük sorunu. Ortaklık hakkında çok yazdım – aslında evlilik gibi bir kurgu. Onun için ortakları çok iyi seçmek gerekiyor. Bu konu hakkında sayfalarca yazabilirim ve sanırım bir gün eski deneyimlerimi paylaşacağım).

 

Ekosistemde mevcut ve yeni eklenen girişimlerin “şirket kültürü” konusunu son derece ihmal ettiğini düşünüyorum. Bu konuda eski ve çok değerli bir çalışanımın güzel bir cümlesi vardır: “Kültür, patron şirkette olmadığında işlerin nasıl yürüdüğüdür” – çok doğru. Şirket kültürünün başarıyla yüksek bir bağlılaşım (correlation) içinde olduğuna eminim. Bizim ekosistemde mesela Yemeksepeti ve Gittigidiyor’un kuvvetli şirket kültürleri var. Diğer ikisinden çok daha sonra kurulmuş olmasına rağmen, İyzico’nun da şirket kültürü kuvvetleniyor (burada İyzico kurucularından ve CEO’su Barbaros’un bu konu hakkında çok değerli bir yazısı var). Bir girişimciyseniz buna düzenli zaman ayırın lütfen – başarılı olmak isteyen tüm şirketlerin buna çok ihtiyacı var: düzenli herkesin katıldığı ve tüm konuların konuşulduğu toplantılar, şirket değerlerinin ne olduğu hakkında netlik, ufak oyunlar ve ritüeller (ayın güzeli seçimi veya beraber yemek yenmesi gibi) ve şirkette olması gereken tutumların ne olması gerektiği gibi. Bu arada bu şirket kültürünü oluşturmak öncelikle CEO’nun görevi.

 

Hazır söz şirket kültüründen açılmışken, biraz start-up iletişim konularına değinmek istiyorum. İlk başta iletişim kolaydır çünkü herkes genelde birbirine yıldız şeklinde bir organizasyon şekline girmiştir. Daha sonra departmanlar, müdürler ve yöneticiler ekibe katılınca, iletişim önce aşağıdan yukarıya, sonra yine yukarıdan aşağıya gider. Mesela satıştaki en genç elemanın bir fikri vardır ve bunu başka bir departmanın elemanıyla konuşur. Aslında bu fikir tamamen şirketin yararına da olsa, hemen uygulanmaz çünkü önce müdürlere gidilir, müdürler aralarında konuşur, belki bir analiz yapalım derler… İki dakikalık basit bir iş uzar, momentumunu kaybeder vs. İyi anlatabildim mi bilmiyorum ama ben geçmiş deneyimlerinden bir şey öğrendiysem, buna bir daha izin vermeyeceğim oldu. Benim söz sahibi olduğum şirketlerimde isteyen herkes istediği herkesle konuşabilir. Yeterki şirket yararına olsun ve sorunlar çözülsün.

 

Ekosistemdeki bir başka gözlemim ise genelde yeni girenlerin mükemmeliyeti aradığı. Bir start-up’ın en önemli odak noktası mükemmeli aramak değil, kendini sürekli geliştirmek olmalıdır. Aynı şekilde hep uzak durmanızı tavsiye ettiğim deneyimsiz yatırımcı da (TSK’daki emekli Albay misali) hep mükemmeliyeti arar. Şirketi sürekli geliştirmek sürekli bir bakış açısı olmalı. Bunu yaparken suçlu kimdi tartışmasından çıkmak, sonuç ve çözüm odaklı olmak gerekiyor. Özellikle başka ülkelere açılmak gibi planlarınız (dünya ile bütünleşmek de diyebiliriz) varsa, kendinize ve şirketinize yapabileceğiniz en iyi iyilik kendini sürekli geliştiren bir kafa yapısında olmak.

 

Son olarak benim en favori karakterim geri dönüyor: Genelde sizi bir konferans gibi bir yerde çay içerken durdurup, önünüze geçerler. Sonra sordukları tek bir soru vardır: “Sizce hangi girişimler yeni döneme damgasını vuracak?” Bu masumane soru aslında çok zor bir soru – bunu dünyada bilen bir kişinin bile olduğunu zannetmiyorum. Diğer taraftan bu sorunun arkasındaki asıl soru “sen bize söyle, biz hemen kuralım” bakış açısı. Zaten biri söyledi diye şirketi kuruyorsanız, sizi hiç kimse batmaktan kurtaramaz. Onun dışında “bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmanın” vasıf sayıldığı ülkemizdeki bir başka örneği. Tahmin edebileceğiniz gibi genelde yorumsuz uzaklaşıyorum. Biraz tarihe bakın, biraz bugünün büyükleri nasıl ortaya çıktı araştırın derim. Yüz sene önce asansörlerin “lift boy” tarafından kullanılması gerekiyordu ve bu kalktığında herkes kuşkuyla asansöre biniyordu. Aynı tartışmayı bugün sürücüsüz araba ile yaşıyoruz. Ama 30 sene sonra arabaların tümünün sürücüsüz olacağından kuşkum yok. Bunun gibi örneklerle herkes az çok bazı tahminlerde bulunabilir.

 

 

***

 

Öyle bir hayat yaşadım ki
Cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki
Tutkuyu da gördüm pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum okudum anlamadım
Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım hem güldüm halime
Sonra dedim ki “söz ver kendine”
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım
Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan
Anladım
Şebnem Ferah veya Nietzsche – siz karar verin 🙂