Egonuzun esiri olmayın

crater-fog-haze-4138-524x350Sir Richard Branson uzun bir zamandır severek izlediğim bir girişimci. Yaptıkları nedense bana hep heyecan ve ilham vermiştir: Virgin Megastore, Virgin Atlantic Airlines, adası ve katamaranına kadar. Kendisi İngiltere’nin dördüncü zengini, serveti 4.6 Milyar dolar olarak tahmin ediliyor ve sayısız başarıya imza atmış biri. Yaptıklarından dolayı özellikle İngiliz dünyasında büyük bir örnek lider ve girişimci olarak gösteriliyor.

 

 

Kendisinin kite surfing yaparken çekilmiş olan bir resmini görünce (sırtında kendisinden 40 yaş genç çıplak bir mankeni sırtladığı), kendisinin ciddi bir narsist oldugunu düşümeye başladım. Bu kadar başarıya imza atmış, paraya doymuş, dünyanın her yerinden büyük takdirler almış bir adam bunu neden yapıyordu?

 

***

 

Başka bir örnek ismini vermek istemediğim bir yabancı yatırımcı. Kod ismi “Michael” olsun.

 

“Michael”  dünyanın çeşitli ülkelerinde başarılı yatırımlar yapmış biri. Evli değil, çocuğu yok ve kendini tamamen işe adamış biri. Ama şimdiye kadar iş birliği yaptığı herkes ile kötü ayrılmış.

 

Neden diye biraz daha yakından ilgilenince, kendisinin sosyal açıdan hiç bir zaman beraber çalıştığı insanlarla yakınlık kurmadığını, para ve zaman hakkında nasıl konuşuyorsa, insanlar hakkında da öyle konuşan biri olduğunu tespit etmiştim. Bunun nedeninin Asperger sendromu olduğunu düşünüyorum – otizmin bir türevi. Bir konuya odak olmak, bir düzen içinde çalışmak otistik insanlara nasıl yardımcı oluyorsa, Asperger sendromu olanlarda sosyal iletişim yok denilecek kadar az. Onun için “Michael” sosyal anlamda hep kaybedenler arasında yerini alıyordu – ama iş anlamında benim tanıştığım en iyi yatırım kararlarını verenlerdendi. Nasıl bir çelişki değil mi? İş hayatında çok başarılı ama özel hayatında son derece başarısız…

 

***

 

Ve tabii ki Steve Jobs. Mükemmeliyetin peşinde olan biri olarak, çok çalkantılı bir hayatı olan başka bir lider. Okuma yazma zorlukları olduğu söylenen, başarısız bir öğrenci olan Steve Jobs, aynı zamanda etrafındaki insanların psikopat, öfkeli ve tutkulu olarak tanımladıkları biri. Ama aynı zamanda vizyonlarıyla dünyayı büyüleyen biri.

 

***

 

Dünya tarihinde bir hayli örnek daha bulmak mümkün: Winston Churchill “siyah köpeğim” diye adlandırdığı depresyonları ile İngiltere’nin en zor dönemlerinde Başbakanlık yapmış biri. Nobel ödülünü kazanan MIT profesörü ve Oyun Teorisinin fikir babası John Forbes Nash‘in şizofrenikliği (“A beautiful mind” filmi onun yaşamı hakkındaydı) başka bir örnek.

 

Zor bir şahsiyete sahip olmak, hatta ruhsal sorunlara sahip olmak ve başarılı olmak arasında bir çelişki yok gibi. Hani halk arasında “bu adam deli hatta kafayı yemiş ama ne yaptığını çok iyi biliyor” dedikler liderlerden düşündüğümüzden daha çok var.

 

Ülkemize özel bir gözlemimi paylaşmadan geçemeyeceğim.

 

Türkiye’de az bilgi ile fikir sahibi olma sendromu var. Düzenli olarak deneyimliyorum diyebilirim ama başımdan geçen bir olayı unutamıyorum: Şirket değerlemesi (Valuation) benim hem üniversite eğitimimde hemde mesleki hayatımın büyük bir bölümünde çok önemli bir yer alır.

 

Her türlü eğitimini aldığımı ve pratikte düzinelerce deneyimden geçtiğimi düşünüyorum. Konuya hakim olduğumu farzedelim.

 

Günün birinde İstanbul’da bir şirket değerlemesi konuşuyoruz. Ben ana prensipleri kısaca anlattım ve konuştuğum insanların şirketinin durumunun komplike olduğundan dolayı, profesyonel bir değerleme yapılmasını tavsiye ettim. Oradaki arkadaşlardan biri söz alıp “Sina, sonunda değerleme önümüzdeki senelerde beklediğimiz nakit akışlarının toplamı, ben bunu bu akşam çıkartırım” dedi. O an masanın bacağını söküp, o arkadaşın üstüne atlamayı düşündüysem de, bunun böyle olmayacağını sakin sakin anlatmaya çalıştım. Ama ertesi sabah arkadaş tabii ki bildiğini okumuştu (az bilgiyle fikir sahibi olmuştu) ve karşı tarafa kendi hesapladığı değerlemeden bir tutar bildirmişti.

 

Şirketi hiç bir zaman satılamadı.

 

Klasik bir hikaye. Dünya’nın her yerinde olabilir diyeceksiniz. O da doğru ama inanın bizim ülkede benim çalıştığım diğer ülkelerden daha fazla oluyor.

 

Başarılı olduktan sonra yaptığı her şeyin doğru olduğuna inanan bir grup insan var ki, bence en tehlikelisi: Bir organizasyonun başında olan insanlar yalnızdır. Genelde bulundukları görevden dolayı herkes bir o kadar saygılı ve mesafeli yaklaşır. Eleştirme oranı düşük toplumlarda (Türkiye bu toplumlara dahil), organizasyonların tepesindeki insanlar az eleştirilir ve etraflarında hep bir kurumsal dalkavukluk döner. Belirli bir zaman sonra – başarılı olduktan sonra gelen özgüvenle etraflarındaki eleştiri seslerinin azalmasıyla beraber – insanlar artık yaptıkları her şeyin doğru olduğuna inanmaya başlayabiliyor. Bence daha tehlikelisi yok.

 

Bir gözlemleyin, bu insanların hata oranları nasıl yükselmeye başlıyor. Ve uzaklaşın. Bence üst düzey yönetici ve lider arasındaki ana farklardan biri de burada.

 

Sonuç olarak…

 

Başarıya giden tek yol yok, herkesin önü açık – değişik bir ruh halinde olmanız bir engel oluşturmuyor. Tam tersine bazı durumlarda çok yararlı.

 

Değersiz deneyim yok sadece değerlendirilmeyen deneyimler var

 

Mütevaziliği kaybedince, başarıyı da kaybedebiliyorsunuz

 

Sanki sadece bir hedefe kitlenmek,

 

Sanki bazı (büyük) kararları analitik değil içgüdüsel vermek,

 

Sanki yolda değişen şartlara uyum sağlamak,

 

Sanki diğerlerinden daha hızlı koşmak,

 

başarıya giden yolun bir parçası gibi görünüyor.

 

 

***

 

“If it’s not challenging you, it’s not changing you.”