Mücadele etmek hakkında

Lise yıllarım tenis oynayarak geçti. Haftada dört beş kere üyesi olduğum tenis kulübünde antrenman veya başka kulüplerle maç karşılaşmaları derken, zaman akıp gidiyordu. Doğal olarak sosyal çevremin ciddi bir bölümü tenis oynuyordu. Tenis dışında da zamanımın bir bölümünü bu insanlarla geçiriyordum. Bunların arasında bir kişi bıraktığı etki ile diğerlerinin önüne geçiyordu: tenis koçumuz. Kulüpteki tüm takımları çalıştırıyordu. Yaşı 50’ye dayanmıştı. Sanırım tenis dışında hiçbir meslek eğitimi yoktu ve hatırladığım kadarıyla hayatı boyunca tenis koçu olarak çalışmıştı. Akşamları maçlar veya antrenman bittikten sonra gençlerle vakit geçirirdi. Sohbeti gayet keyifliydi, çok sevilirdi.

 

Tenis koçu dediğime bakmayın. Görünürde tenis koçuydu ama aslında bir filozoftu. Yorumları, anlattıkları, hikayeleri etki bırakıyordu. İnsanları etkilemek istiyor muydu, ondan bile emin değilim ama etki bırakıyordu. Her türlü olaya mutlaka bir yorumu oluyordu.

 

Ondan öğrendiğim ve bugüne kadar uyguladığım iki davranışım var. Alışkanlık haline getirdiğim bu davranışları neden yaptığımı sorguladığımda tenis koçumdan etkilenmiş olduğumu fark ettim.

 

Aldığım birinci ders hayatın büyük ve önemli noktaları üzerineydi: Malum, tenis oynarken Anglosakson sisteminden kaynaklı biraz garip bir puan toplama sistemi vardır. İlk puanı alan 15-0 öne geçer, ikinci puanı alırsanız 30-0 olur. Üçüncü puan ise 40-0 düzeyine getirir. 40 puana ulaştıktan sonra aldığınız puan size oyunu kazandırır (bir set almak için 6 oyun kazanmanız gerekir). Koç bize hep oyunu aldığınız puanın “büyük puan” olduğunu anlatırdı. Yani 15-0 öndeyken, bir puan daha alırsan 30-0 olur veya alamazsan 15-15 olur ve hayatın değişmez derdi. Asıl 40 puana ulaştıktan sonra oyunu kazananın büyük puana ulaştığını söylerdi. Hayatınızda küçük puanları kazanabilirsiniz veya kaybedebilirsiniz. Bu durum çok büyük farklar yaratmaz. Öte yandan, büyük puanları kazananlar şampiyonluklara oynar veya daha genel söylemek gerekirse, hayatlarının akışlarını değiştirirler. Onun için hep büyük puanlara odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Benim ana odak noktam bu. Tenis koçumun ben farkında olmadan bana öğrettiği oyun felsefesi sayesinde ekibimi ve kendimi bu büyük puanlara odaklayabiliyorum.

 

İkinci ders mücadele etmek ile ilgili. Her sporda olduğu gibi teknik yeteneğinizin olması gerekiyor. Örneğin futbolda top sürme kabiliyetiniz, basketbolda potaya şut çekme yeteneğiniz veya teniste vuruşlarınız. Bir diğer özellik ise mücadele etme yeteneğiniz. Son topu yakalayana kadar koşma, azim, hırs hepsi bu mücadele yeteneğinizi yansıtıyor. O zamanlar Boris Becker’in en parlak zamanlarıydı ve yetişemediği topları yakalamak için kendini nasıl yere attığına herkes gibi bende hayrandım. Filozof tenis koçumun öğretisi çok net ve basitti: Teknik yetenekler çok önemli ama çok mücadele eden biri her zaman teknik yetenekleri daha üstün birini yenebilir derdi. Bunun aksi çok ender olur. Mücadele olmadan teknik yeteneğiniz olsa bile, kazanmaktan uzak oluyorsunuz. Bu çok doğru bir tespit – onun için hep, çok çalışmanın ve mücadele etmenin önemine inanmışımdır. Bir işi bir defa iyi yapmanız bu işin uzmanı olduğunuz anlamına gelmez. Her gün yeniden mücadele etmek gerekiyor.

 

Bu iki dersin sentezi ise “çok çalışıp, büyük puanlara” odaklanmak oluyor. Benim derinden inandığım bir düşünce yapısı. Genç yaşlarda spor yapmanın, özellikle takım sporu yapmanın ve bunu rekabetin olduğu bir ortamda yapmanın faydaları diye düşünüyorum. Bir de koçunuzun ruh hali filozofluksa, hakikaten hayat için önemli şeyler öğrenebiliyorsunuz.

 

***

 

“Hem ışık hem gölge olamazsınız. Seçmeniz lazım”

SİZ DE YORUM YAPIN

  • (will not be published)